ALİ TÜRKHAZ YAZILARI

SICAK, ÇOK SICAK…

İzmir Körfezi suyun buharlaşmasından örnekler veriyor. Çarşaf gibi bir deniz ve üzerinde ince bir sis tabakası. Karşıdan belli olmuyor Karşıyaka’nın o çağdaş görüntüsü.
Sanki ressam bir giz katmak için tablosuna, fırçasını daldırmış beyaz suluboya hokkasına ve kuş tüyü hafifliğinde, su şeffaflığında bir örtü ile gizlemiş- öyle açıktan görülmesin, ara sıra da hayal edilsin- diye.
Martılar suya inmiş. Hareketsiz. Ama o hergele karabatak yok mu o hercai su kuşu. Bir dalıyor suyun derinliklerine ağzında bir sardalye ya da başka bir balık yavrusu, bir çıkıyor ilk daldığı yerden metrelerce sonrası.
Martıların bu şımarık yaratığa bakışları kıskançlık dolu.
Kıyıda, iskele rıhtımında, başında bir tarafı güneş ve yıpranmışlık birlikteliğinde kocaman bir delik oluşan hasır şapkası ile uzun, kirli, dağınık, sigara kokan sakalı, yaşlı bir balıkçı dedesi elinde olta bekliyor “nasılsa vuracak belirsiz bir saatte” diye günlük nafakası.
Bakışları da bir yandan bu iki yaratık arasında gidip gelmekte.
İçinden; Allah’ım, hadi beni öteki insanlardan farklı yarattın ne oğul-uşak verdin ne gümüş kaşık. Köroğlu ile artık kuru soğan ve tarhanaya alıştık. Bir de nasip ettiğin kadar balık kızartması. Ama bu kuşların günahı neydi de birine hem kanat verdin hem de denizin dibine dalma yetkisi. Ötekiyse denizin üstünde ne varsa insanların attığı ya da kirlettiği sulardan zehirlenerek ölen balık ölüsü, bıraktın o güzelim martı kuşunu denizin insafına.
Şükretmiyor haline o balıkçı eskisi. Bilmiyor ki karşıda, işte o Karşıyaka’da mühürlenmiş arsenik içerdiği için yirmi altı su kuyusu.
***
YE KÜRKÜM YE!

Hoca Nasreddin bir gün davet edilmediği halde kasabanın varsıllarından birinin konağında verilen düğüne gitmiş. Her zamanki sade kıyafeti ile düğün yerine yaklaşan hoca’yı girişte iki görevli durdurmuş.
-Dur bakalım ihtiyar. Nereye böyle pandır-palas?
-Düğün olduğunu duydum burada.
-İyi de davetli misin, kimsin, kimin nesisin?
-Davetli değilim ama karnım pek aç. İzin verin de gireyim içeri demiş hoca. Görevlilerden biri merhamete gelmiş ve;
-Dur bir soralım ağaya. İzin verirse girersin o zaman. Burada bekle.
Biraz sonra düğün sahibi olan ağa görevli ile birlikte gelmiş hocanın bulunduğu dış kapının yanına. Süzerek şöyle baştan aşağı, görmüş ki kıyafet ayıptır söylemesi köpeklere ziyafet, basmış kalayı.
-Hadi ordan hırpani. Ne işin var bu kadar asilzade arasında bu hırpani kıyafetle?
-Ben, demiş hoca, kasabanın imamıyım hatırım sayılıdır.
-Hadi ordan zibidi. Senin sayılsa ancak kemiklerin açlıktan sayılır. Kovun bunu buradan!
Hoca üzgün mü üzgün. Kızgın mı kızgın. Yürürmüş öfkeyle ters yöne doğru. Çalmış kadı’nın kapısını gecenin bir yarısı. Kadı da her nedense o gece gitmemiş ziyafete.İzin mi vermemiş karısı yoksa neyse ne işte.
Uzatmayalım anlatmış derdini arası iyi olan kadıya ve almış ondan yerlere kadar uzanan kürkü ile kavuğunu ve düşmüş yola gerisin geri.
Onu gören halayıklar eğilmiş bir bir. Durma ağam lütfen içeri buyur. Hoca pis pis sırıtmış ardı sıra. Derken davet sahibi kocaman kavuklu ve uzun kürklü birini görünce kalkarak sofrasından koşarak sarılmış ellerine.
Hoş geldiniz, Safalar getirdiniz, şöyle kuzu dolması ile tavuk çorbasının yanına buyurunuz!
-Eğmiş başını hoca. Bakmış çorba kabına. Uzatmış kürkün bir kolunu içine ve daldırmış ucunu. Bağırmış yüksek sesle;
-Ye kürküm ye, ye kürküm ye!
Şaşırmış masadakiler. Hele davet sahibi. Gözleri bir fal taşı.
-Ne yapıyorsun mirim. Olur mu böyle deyim?
-Neden olmasın teres. Ben biraz önce geldim. Hırpani diye kovaladın. Şimdi bu emanet kürk ile kapıda karşıladın. Demek ki rağbet kürke!
Ye kürküm, ye! Ye kürküm ye! Ye kürküm ye!
Olan kadı efendinin emanet kürküne olmuş. Bu sözler de yansımış o tarihten bugüne.
Her benzeri bir ibret bu alemde kürke rağbet edene.

Ne alaka değimli ikisinden birisi. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana karşı köyün tilkisi.

Nasreddin Hocanın 800. doğum yıldönümü kutlu olsun!