MAYIS’A VEDA
“Dört nala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
ayaklar çıplak.
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür.
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!
Nazım Hikmet”
Geçen akşam dost bir meslektaşımın okuttuğu beşinci sınıfın veda gecesinin açılış şiiri olarak bu güzel şiiri dinleyince dalıp gittim mayıslara, mayısa veda ederken. Ozan ne güzel anlatmış onca kavramı kısacık şiirinde; hürriyet, barış, kardeşlik, eşitlik, toplum olma ama bireylerin toplumu, ekonomik bağımsızlık, refah, vatan sevgisi… İnsan bu şiiri her okuyuşunda ya da dinleyişinde başka bir konuya takılıyor.(Demek usta işi şiir yazmanın bir tanımı da bu: Her okuduğunda yeni bir şeyler bul, eskinin üstüne ya da eskiden farklı.)
Nedense bu şiir bu sefer de farklı mayıs tarihlerini yansıttı bir anda gözlerimin önüne. İlk anda 19 Mayıs geldi, 1919’un 19 Mayısı. Hani her yıl 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutladığımız ama nedense bu yıl neredeyse bütün görsel basında 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanan bayramın tarihi. Hani “Bütün ümidim gençliktedir! Genç demek gelecek demektir! Genç olmak fikirde genç olmaktır!”diyen ulu önderin “benim esas doğum günüm 19 Mayıs’tır” dediği 19 Mayıs.
Türk ulusunun yeniden varoluşunun ilk adımı 19 Mayıs ‘tı Mayıs benim için. Öyle büyük bir adımdır ki 19 Mayıs içte yüzyıllarca kul olmanın getirdiği ezilme, aşağı görülme, yok sayılmaya karşı, bilimin esamisinin okunmamasına karşı, teslimiyetçiğe karşı, işbirlikçiğe karşı Anadolu İhtilalı, dışarıda emperyalizme, işgale karşı bir Kurtuluş Savaşı’nın adımıdır. Özgür bireylerin oluşturduğu onurlu bir ulusun kurduğu, Tam Bağımsız bir Cumhuriyetin ilk hamlesidir.
Sonra aklıma İşçinin, emekçinin bayramı olarak dünyanın bütün ülkelerinde festival havasında yaşanan ancak bizim ülkemizde bir yandan provokatörlerin cirit attığı bir yandan derin inatlaşmaların yaşandığı, su ve gaz deneylerinin kameralar eşliğinde yapıldığı, bu bayramı da kazasız belasız atlattık, diye sevinenlerin olduğu, yeni SGS’nin yürürlüğe girdiği, 1 Mayıs geldi.
Film oradan zıpladı Cannes Film Festivalinin final sahnesine. Nuri Bilge Ceylan üçüncü kez davet edildiği festivalde en iyi yönetmen ödülünü, Amerikalı muhalif aktör Jean Pen’in anonsu ile alırken, “bu ödülü yalnız bırakılmış ülkeme hediye ediyorum” derken yüzündeki o buruk ifadeye takıldım, kaldım.
Kendi ülkesinin sorunlarını senaryolaştırıp, benzeyerek değil kendisi olarak ödül alırken, acaba bir gün “İstikbal göklerdedir” sözünden etkilenip, Hicaz Demiryolundan kazandığı deneyimlerle daha 1930’larda Karadenizden Erzurum’a kadar demiryolunu tamamlayan hem de 7 yılda yapacağım dediği projeyi 5 yılda bitirerek, dünyanın en güzel demiryollarından birini günde 27 bin işçi çalıştırarak tamamlayan ve bu yüzden Ata tarafından DEMİRAĞ soyadı ile onurlandırılan, Almanlara, Fransızlara para kaptırmamak için varını yoğunu ortaya koyup, İstanbul Yeşilköy’de bir hava alanı(bu günkü Yeşilköy Hava Limanı), biruçak atölyesi, bir pilot okulu kuran, dönemin en sağlam uçaklarını imal eden ama başta THY olmak üzere alacağım dediği halde almayan, yurt dışına sattırılmayan ilk uçuşunda acemi pilot tarafından su kanalına düşürülen ve hemen güvensiz sayılan, ikinci bir uçuş şansı dahi verilmeyen, Nu.36 nın imalatçısı Nuri Demirağ’ın hayatını ya da dönemin her şeyiyle yerli olan ilk arabası olan DEVRİM’in deposuna yakıt konmayı unutulduğu için ilk sürüş denemesinde biraz gidip duran ve sonrasında çalışmamasından ötürü ikinci bir şans verilmeden, deposu kontrol bile edilmeden, tarihin tozlu sayfalarına itilişinin dramatik öyküsünü, dış ekonomik güçlerin yerli işbirlikçiler yardımıyla kendilerinin karlılığına zarar verebilecek en ufak girişimi bile nasıl örttüklerinin entrikalarıyla senaryolaştıracak mıdır? Biraz gelecek kurgusu yapıp ta bu doğumlarında öldürülen bebeklerin(!) doğduğu ve bir güzel büyüdüğü bir ülkenin vatandaşı olmak nasıl bir duygu olduğunu anlatan bir film ne ilginç olurdu değil mi? “Kendi uçak sanayisini kurmuş dışarıya bile uçak satan bir Türkiye ya da kendi özgün otomobilini üreten, patenti telifti derken her yıl milyarlarca dolar girdi sağlayan bir otomotiv ülkesi olmuşuz. İşçimize iş, paramıza değer, ihracatımıza doping! Düşünmesi bile bir hoş ya.”
“İhtilalın yararlısı, zararlısı var mıdır, hangi ihtilal yararlı hangisi zaralıdır, ihtilaller ne getirdi ne götürdü?” tartışmalarını sürdüğü günümüzde, sonrasında hazırlanan anayasası ile yakalanan özgürlük ortamının halen arandığı 1960’ın 27 Mayısı geldi aklıma. Hani onlarca ciddi konu varken köpekti bebekti denilirken üç devlet adamının asıldığı ve on yıl sonrasında da rövanşı olarak üç fidanın asıldığı 27 Mayıs.
Sonra geçen mayısın ne kadar sıcak olduğu aklıma geldi, sıcak ve susuz mayıs! Bir an korktum: Dilerim bu yaz o kadar kötü olmaz, dedim. İçimden konuştuğumu sanarak dedim ama meğer son kısım dudaklarımdan fırlamış. Yanımda duran eşim “ne kötü olmaz?” diye sorunca bir an kafamın içinden geçen onlarcası bir yana kaçtı ve “Ne güzel hazırlanmışlar, dilerim 30 Mayıs’ta Hakan Çeken K.Mr.’de yapacağımız Okuma Bayramımız çok güzel olur” çıktı ağzımdan. Demek ki bilinçaltımda bir mayıs günü daha kendini hem de bayağı güçlü bir şekilde saklamış. Ah mayıs ah, neler getirdin aklıma, oysa bunları bırakıp dönmeliyim okuma bayramı hazırlıklarına.
Mayıs ayınız ne kadar iyi ve güzel geçtiyse dilerim yılın bundan sonraki zamanı da mayısın onlarca katı güzel ve sağlıklı geçer. Sağlıcakla Kalın.