NİYET
Bir fıkra ile başlayalım. Dar bir yolda Bektaşi ile kabadayı karşılaşırlar. Kabadayı iri cüssesiyle yolu kapatıp; “Ben ciğeri beş para etmez adamlara yol vermem” der. Bektaşi ise; “Ben veririm” diyerek kenara çekilir.
Anadolu’nun yerleşik inançlarından biridir: Eline, diline, beline sahip çık.” Yani senin olmayana uzanma, doğru olmayandan uzak dur, yalana dolana bulaşma, namuslu ol.
Böyle olduğu içindir ki bizde kilit ve benzeri materyaller çok yakın zamanlara kadar doğru dürüst kullanılmamıştır.
Böyle olduğu içindir ki ölü eti yemekle eş değer sayılan dedikodu sarsamamıştır yakın zamana kadar toplumun yapısını.
Böyle olduğu içindir ki aldatma, boşanma, taciz, tecavüz sıradan olay sayılmamıştır yakın zamana kadar. Ne oluyor bizlere? Yıllar önce Dallas’ta görüp izleyip şaşırdığımız olaylar artık evimizdeki “esas fert” televizyonun tüm dizilerinde karşımıza çıkıyor ve biz ne kadar “normal” karşılıyoruz artık. Gazetelerin 3. Sayfa haberlerinde karşımıza çıkan münferit olaylar artık gündelik olaylar statüsünde. Bir yanda olayların akışına teslim olmuş giderek bozulan yapı. Bir yanda bozulmayayım diye daha da içine kapanan yapı. Bir yanda; “dur bakalım ne olacak şimdi” diye dizi keyfinde yaşayan yapı. Bir yanda gördüğü onca yanlışa kendince dur demeye çalışan “uyandırma servisi” yapı. Bir yanda “bana neciler” yapısı. Bu işin gündelik siyasetle ilgili olmadığını bilen sosyologların, felsefecilerin toplumsal dokuların bu kadar sık ve derinden değişmesinin toplumun yapısını onarılamaz şekilde yaraladığını, gelecek için bugün çocuklarımıza düşünme-karşılaştırma- sorgulama bilincini, saygı ve sevginin esas belirleyici unsur olduğunu vermek gerektiğini haykırmalarına karşın seslerini duyuramamaları da bir başka yapı.
Bir masalımla devam edelim; Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir çocuk yaşarmış köyün birinde. Çocuk bir duvarın üstüne oturmuş, aşağıda pis suların oluşturduğu balçık çamur içinde oynayan çocukları izliyormuş. Çocuklar balçığın içinde öylesine oynuyorlarmış ki ayaklarından başlarına pisliğe batmışlar. Bir süre sonra çamurun, pisliğin yanına bağırışlar, itiş kakışlar, küfürlerde eklenmiş oyuna. Bir ara duvar üstünde oturan çocuğa dönüp “hadi sen de katıl bize “ demişler ama çocuk oralı olmamış. Az sonra çamur içinde oynayanlardan biri, ısrarla; “Gelsene lan” demiş. Ama çocuk yine oralı olmamış ve gülümser bir halde oyunu izlemeye devam etmiş. Çağrılarına uymayan çocuğa kızan çocuklar bu sefer daha bir sert şekilde; “Muhallebi çocuğu gelsene, korkma bir şey olmaz çamurdan, erimezsin” demişler. Çocuk yine oralı olmayınca; “Lan hayvan duymuyor musun bizi, ….çocuğu, senin gelmişini geçmişini…”diye başlamışlar hakarete. Çocuk gülümser bir halde yerinden kalkmış, duvarın üstünde yürümüş ve çamurun bittiği noktadan aşağı inip okuluna doğru gitmiş.
Bütün bu olanları uzaktan sessizce ve görünmeden izleyen hocası çocuğu yanına çağırmış ve davranışının sebebini sormuş. Çocuk gülümseyen bir ifade ile hocasına; “Sizin öğrettiklerinizi uyguladım hocam” demiş. Hocası da merakla; “Ne öğretmişim ki sana?” demiş. Çocuk anlatmaya başlamış; “ Bir; asla pis yerlerde oynama dediniz, orası pis suların oluşturduğu balçık çamur bir yerdi. İki; asla içinde itiş kakış olan oyunlar oynamayınız dediniz, arkadaşların oyunu birbirini çamura yatırmaktı. Üç; küfürün olduğu yerde her türlü kötülük vardır dediniz, üstü başı çamur olan arkadaşlar hep birbirine küfür ediyorlardı. Dört; her davete icabet edilmez dediniz, davet ettikleri yer pisliğin içiydi. Beş; arkadaşlık, arkadaşını yüksek seviyeye çıkarırsa arkadaşlıktır dediniz, arkadaşların beni çağırdıkları yer kendi içinde bulundukları pislikti. Altı; kendi bulunduğu durumun farkında olmayanlardan uzak durun, onlar kendilerine verdikleri zararın on mislini çevrelerine verirler dediniz, bana da musallat olmaya başladıkları için oradan uzaklaştım.”
Çocuğun anlatımı karşısında donakalan hoca; “Beni çok güzel dinlemiş ve anlattıklarımın gerçek manasına kavuşmuşsun, senin artık bu sıralara gereksinimin kalmamış, sen artık daha yüksek okullar okumalısın. Ancak ben bir de olumsuzluklarla mücadele etmek insan onurunun zorunluluğudur da demiştim. Niye bunun gereğini yapmadın?” demiş.
Çocuk yine gülümseyerek hocasına bakmış ve; “Evet hocam ben de tam onu diyecektim yedi olarak. Ben, pisliğin içinde oldukları halde kendilerini hayatın en güzel ortamında bulunduklarını sanarak, hareket eden, birbirlerini itip kakmaktan ve de küfür etmekten çekinmeyen ama dışarıda kalan kişiye karşıda sırtlanlar gibi birleşen aymazlar karşısında, onlar için yüreğimde oluşan acının gülümsemesiyle baktım onlara. Sessizce haykırdım onlara gözlerimle. Haykırdım ki kafalarını soktukları pislikten kaldırsınlar da bulunduğum yerle bulundukları yeri karşılaştırabilsinler. Haykırdım ki temiz ile pisi karşılaştırabilsinler. Haykırdım ki edep ile edepsizliği karşılaştırabilsinler. Olumsuzluklarla mücadele ederken olumsuzlukların kıyafetine bürünmedim. Ne onlar gibi pisliğe bulaştım, ne onlar gibi itip kaktım ne de onlar gibi küfre kaydım. Doğruyu göstermek en büyük mücadeledir, ben doğruyu sonuna kadar gösterdim, görüp görmemek onlara kalmış!” demiş.
Yılların hocası aldığı bu güzel olduğu kadar derin yanıt karşısında, gülümseyerek çocuğun sırtını sıvazlamış ve; “ Marifet ne kavukta ne yaşta marifet düşünen başta” demiş.
Bir şiirimle bitirelim. NİYET
Kışa girmiştik,
Canım dut istedi.
Koştum bir çam ağacına,
Dut koparıp yedim.
Herkesin herkese iyi niyetler beslediği ve iyi niyetlerin hep gerçekleştiği sağlıklı, mutlu bir yıl geçirmeniz temennisiyle.