NOMAK’IN SEÇTİKLERİ
kağıt bir gemidir devrim
bütün gemiler
hurdaya çıksa da sonunda
taşıdığı özgürlük şiiriyle
batmadan yüzer nicedir
dünya sularında
kim bilir kaç yunus görmüş
kaç deniz gezmiş…
Sunay Akın
Bildiğiniz gibi; 29 Mart 2008 Cumartesi gecesinden 30 Mart 2008 Pazar sabahına geçerken saatlerimizi bir saat ileri aldık. Bir başka ifade ile İzmir’de Cumartesi günü öğle ezanı 12:23 de okundu, Pazar günü ise, 13:23 de.
“Enerji tasarrufu, gün ışığından daha fazla yararlanmak” gerekçesiyle ve hatırladığım kadarıyla otuz yıldır; Mart ayının son hafta sonunda bu işlem yapılır saatler bir saat ileri, Eylül ayının son hafta sonunda da geri alınırdı. Ama bu yıl geri alma işlemi yapılmayacak. Yani tüm insanların bir saati yaşanmadan yaşanmış gibi sayıldı, bir bakıma çalındı…
Bu bir saatin hesabını kimden sorabilirim? Diye düşündüm. Ama sonra, bir saatin değil tamamen çalınan yaşamların hesabını kimseden soramadık ki!
Çalınan yaşam derken, 6 Mayıs 1972 sabahında asılarak idam edilen, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın yaşamlarını düşündüm.
Deniz, babasına yazdığı mektupta şöyle der:“Bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.”
Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947 doğumlu olduğuna göre, yirmi beş yıl yaşamış dünyada. Bu sürenin bir kısmına ben de tanık oldum.
1948 İzmir Karşıyaka doğumluyum, ama sonra 1962 de İstanbul Selimiye’ye taşındık. O yıllarda Anadolu yakasının tek okulu olan Haydarpaşa Lisesi’ne devam ettim. Sınıf-sıra, arkadaşım olan Deniz Gezmiş ile dostluğum öyle başladı. Çiçekçi semtindeydi evleri, okula gidip gelirken de birlikte olurduk. Çalışkandı, hatırlıyorum; tarih dersi yazılısında çizgili kâğıdın aralıklarına iki satır yazarak arkalı-önlü doldurmuştu, bütün cevaplarına karşılık öğretmenimizin verdiği not 7 olmuştu. (oysa ben, tembel değildim ama aynı dersten 2-3’den fazla not alamamıştım bütün yıl boyunca, sonra da bütünlemede geçmiştim.)
1966’da Çorumlu Temizlik işçileri, yürüyerek geldikleri Ankara’da istedikleri ilgiyi bulamayınca, İstanbul’a devam etmişlerdi. Haydarpaşa Lisesi ile Numune Hastanesi arasında ki, Harem İskelesi’ne inen köprü üzerinden bizler yorgun, bitkin işçileri izlerken, arkadaşım Deniz Gezmiş, okul yemekhanesinden aldığı metal sürahilerle sular dağıtmıştı yol yorgunu işçilere. Böylesine insancıldı.
İstanbul’da Boğaz Köprüsü yapılacağına, Hakkari’de Zap suyuna köprü yapılsın diyen gençlerdendik. 1968’lere geldiğimizde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci Cemiyeti Başkanıydı o, bense aynı üniversitenin İktisat Fakültesi, Gazetecilik Enstitüsü’nde öğrenci temsilcisiydim... Koridorlarda karşılaştığımızda, “Derslere Boykot” kararı alalım mı, almayalım mı? Konusunu konuşurduk, hangisi daha yararlı olur? diye…
Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları’nda:
“5 Mayıs 1972’de Deniz’lerin sabaha karşı asıldıklarını duyduğum gün de çok yoğun bir utanç yaşamıştım.
O üç çocuk kan dökmemişlerdi, kimseyi öldürmemişlerdi ve henüz yirmi beş yaşına basmamışlardı. Ama TBMM’deki babaları, hatta dedeleri yaşındaki milletvekilleri, onları ille öldürmek istiyordu. Bunun tek nedeni korkuydu bana kalırsa, salt kişisel çıkarları üstüne kurulu o kepaze dünya görüşleri açısından, Deniz Gezmiş gibi gençlerin varlığı bile, onlar için korkunç bir tehlikeydi. Deniz Gezmiş’leri ömürlerinin sonuna kadar zindanlara kapatmak yetmezdi kendileri rahat yaşayabilmeleri için, Deniz Gezmiş gibilerinin yeryüzünden yok edilmeleri gerekiyordu.” Diye yazmıştı.
Kim bilebilirdi ki, 6 Mayıs 1964 tarihinden tam sekiz sene sonra 6 Mayıs 1972 de fotoğraftaki arkadaşlarından birinin asılacağı akıllarına gelir miydi?
Velhasıl, çok yazık oldu çok...
Saatleri, takvimleri geri alabilsek yine aynı şeyi yapar mıydık? Yapmazdık diyemiyorum, belki sadece
y a p a m a z d ı k…