A. ÖZCAN KIRLANGIÇ YAZILARI |
|---|
İŞ İŞTEN GEÇMEDEN “Kıyıdan uzaklaşacak cesaretin olmadığı sürece, yeni okyanuslar keşfedemezsin...” Bu arada bahçe kapısı yine açıldı ve içeriye misafirler doluştu. İkramlar, sohbetler, yolcu etmeler derken vakit bir hayli ilerledi. Hızla yaklaşmıştı akşam. Hanıma döndüm: –Biz yavaş yavaş kalkalım artık, Nuray Hanım. Mustafa çattı kaşlarını: –Hiç bırakır mıyım ben sizi? Boşuna heveslenmeyin. –Sana bir müjdem var Metin Ağabey. Askerden döner dönmez ilk işim okula kaydımı yaptırmak oldu. Alacağım diplomamı. Çocuk yüzünden Zeynep gelemiyor şimdilik ama “Sonuna kadar git, ben her zaman arkandayım!” diyor. –Çok sevindim Mustafa, inanıyorum başaracağına. –Başka şeyler de başaracağım, birçok plan yaptım. Derdi ki Tamer Yüzbaşı; “Kıyıdan uzaklaşacak cesaretin olmadığı sürece yeni okyanuslar keşfedemezsin!” Delikanlının annesi Güler Hanım birden heyecanlandı: –Yoksa bizleri bırakıp da gurbete mi çıkacaksın? –Hayır anne! Bir yere gittiğim yok, buradayım. Kadın bir “Oh!” çekti. Belli ki rahatlamıştı içi. Mustafa başını önce gökyüzüne doğru kaldırdı, sonra tekrar bana döndü: –Yıldızlar, dünyamızdan neden bu kadar uzak biliyor musun Ağabey? –Bilmem, hiç düşünmedim. Artık her halinden, Mustafa’nın, eski Mustafa olmadığı apaçık belli oluyordu. Gülümsedim: –Yoksa sana sihirli bir çubuk mu dokundu Mustafa? Ne güzel konuşuyorsun. Ben cevap beklerken o bana yine bir soru sordu: –O söylediğin sihirli çubuk şimdi elimde olsa ve senden üç dileğini istesem bu isteklerin neler olurdu Metin Ağabey? Şaşırmıştım. Ben düşünürken kendisi cevapladı: –Aslında, neler istediğimiz önemli değil. Onları yerine getirmek için neden bir sihire ihtiyaç duyalım? Bana elbette sihirli bir çubuk dokunmadı; ama Nermin Öğretmenle Gürbüz Amcanın kulakları çınlasın. Senin ve onların sayesinde açılmaya başlamadı mı gözlerim? Cevap veremedim, ben yutkunurken devam etti: –“Zaten bende iş yok, beceremiyorum!” deyip de, sonradan “Ah, keşke çabalarımı sürdürseydim!” diye sızlanmanın çok geç olacağını siz öğretmediniz mi? Altay yine gelip oturdu babasının kucağına. Delikanlı da öptü oğlunun yanaklarından. Çocuk, sempatik bir tavırla; babasına, bıyıklarının battığını hissettirince sormak geldi içimden: –Neden bıyık bıraktın? Mustafa göz ucuyla Zeynep’i gösterdi: –Zeynep istedi, yakışıyormuş bana. Biz gülüşürken, saçlarını ata ata yürüyen bir hanım girdi içeriye. Yanımıza gelip kibarca “Merhaba.” dedi. Sonra bahçenin diğer yanında, bulaşık yıkayan Zeynep’e doğru gitti. Güler Hanım, sesinin tonuna dikkat ederek anlatmaya başladı: –Bu hanım, bir zamanlar buraların en güzeliydi. Evlenme çağı geldiğinde kimseyi beğendiremedik ona. “Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!” Zaman ilerleyince, istemediği bir adama “Evet!” demek zorunda kaldı. “Yüzükte başka, yürekte başka isim olmuyor!” işte. Yaşı yaşına, başı başına uygun değildi. Adam bizim yanımızda bile kızar, bağırırdı ona! “Sen evi temizle, yemek yap ve çocuklara bak! Kadın aklınla, erkek işine karışma! derdi. Çok çekti zavallı. Sonunda bıçak kemiğe dayanınca, alıp iki çocuğunu döndü baba evine. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş!” Bir daha da evlenmedi. Ünal Bey, yılların birikimiyle usul usul konuştu: –Evlilik kolay değildir. Lâfım meclisten dışarı! “Başlangıçta yol düz, atlar genç olduğu için araba büyük bir hızla yol alır. Sonra yokuş başlar. Bu arada atlar yorulur, arabayı çekemez hâle gelir. O zaman yanlarına iki genç at daha eklenir. Yokuşun tepesine kadar böyle dört atla tırmanılır. Tepeye vardıklarında ilk iki at daha da yorulur, yıpranır; ama zaten inişe geçildiğinden, araba kendi ağırlığıyla iner yokuş aşağı. O zaman sonradan eklenen atlara da gerek kalmaz, çekip giderler.Bu ilk iki at yavaş yavaş yolunu tamamlar artık...” Benzetmeye bayılmıştım. Bu talihsiz hanıma doğru bakıp sonra tekrar döndüm masadakilere: –Kararlarımızı zamanında almazsak iş işten geçiyor. Güler hanımın anlattığına benzer bir kadın varmış. Bir gün kapısına gelen meraklı delikanlı şöyle sormuş ona; “Sen çok iyi ve güzelsin, neden böyle kötü ve çirkin bir adamla evlendin?” O da delikanlıya, giriş kapısına kadar, sağlı sollu, rengârenk dizilen gülleri göstererek, en güzel gülü kendisine getirmesini; ama bunu sadece gidiş yolunda yapmasını istemiş. Delikanlı başlamış yürümeye. Daha ilk adımlarında hemen bulmuş aradığı gülü. Tam koparacak, biraz ileride daha güzelini görmüş. Bunu tekrarlaya tekrarlaya da farkında olmadan kapının önüne kadar gitmiş. Bakmış ki olmayacak, herhangi bir güle uzanmış oradan. İşte o zaman da anlamış gerçeği. Kardeşim elini elimin üstüne koydu: –Her şey zamanında güzel! Hiçbir şey iş işten geçtikten sonra eskisi gibi olmuyor. Şair de çok sevmiş bir kadını ve şiirler yollamış ona; Sevginin sınır tanımaz gücünü gösteren bu mısraları, yüreğimin derinliklerinde hissettim. Devam etmesi için baktım Ülkü'ye. –Cevap alamamış aşkına. Sonra zaman geçip gitmiş. Nihayet bir gün “Olur!” demiş kadın. Şair düşünüp, danışmış kendi yüreğine ve bir beyit daha söylemiş: “Geçti, istemem gelmeni… Yokluğunda buldum seni, Gelme artık neye yarar...” Mustafa bana döndü: –Burhan nasıl Metin Ağabey? Düğün ne güzel olmuştur kim bilir? –Gerçekten güzel oldu. Yorgunluğumuza değdi. Bir görmeliydin Burhan’ı, havalarda uçuyordu. Aynı işyerinde çalışıyorlar. Küçük bir de ev tuttular. Mutluluklarına diyecek yok. Aman hep böyle olsun, bozulmasın araları. –Biz de öyleydik Zeynep’le. Ne demişler; “Bir saat mutlu olmak istiyorsan uyu. Bir gün mutlu olmak istiyorsan balığa çık. Bir ay mutlu olmak istiyorsan evlen!” Birden Zeynep’in bakışlarını üzerinde hissetti. Aniden çark etti tabii; —Hâlâ da öyleyiz. “Yolu sevgiden geçenler, bir gün bir yerde buluşacaklar!" şarkısı vardı ya işte onun gibi. Var mı çocuk falan? –Daha dur, şunun şurasında bir yıl bile olmadı. Mustafa’nın annesi eşime döndü: –Torun çocuktan daha tatlı oluyor Nuray Hanım. –Ben de çok istiyorum. “Yeter ki siz doğurun ben bakarım.” diyorum; ama yine de dinlemiyorlar beni. –Dinlemez bu gençler. Benim Mustafa da beni dinlemiyor. Tek çocukta kaldılar. “Altay yanına kız kardeş ister yarın; ne bileyim, bir Figen, Funda ister!” diyorum, oralı bile olmuyorlar. Güler Hanım yeterince açık konuşmuş, doğmamış torunlarına isimler bile bulmuştu. Zeynep’in, pembeleşen yüzünü gizlemeye çalıştığını fark ettim. Delikanlının benden yardım bekleyen sesi duyuldu: –Her şeyin bir zamanı var, değil mi Metin Ağabey? Bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Çünkü hanımların hepsi de gözümün içine bakıyordu. –Beni bu işe karıştırma Mustafa. Siz daha iyi bilirsiniz, konuşur anlaşırsınız Zeynep kızımla. O anda hepimiz kahkahalara boğulduk. Benim tatlı yeğenlerim annelerinin çantasını ele geçirmiş ve makyaj malzemeleriyle yüzlerini rasgele boyamışlardı. Öylesine komik görünüyorlardı ki, Zeynep’in bir şeyler yedirmek için peşinden koştuğu Altay bile gülüyordu. Ülkü fırladı yerinden, çantasından aynayı çıkarıp tuttu ikizlerin yüzüne. –Bakın bakalım güzel olmuş musunuz? Kızlar bakmadılar aynaya. Dudaklarından çenelerine taşan kırmızılıkları görselerdi bir daha böyle bir şey yapmazlardı herhalde! |