PINAR NURHAN YAZILARI

SİYAM

    Maviydi, mavinin bütün tonlarını yutarak sindirmişti sanki bünyesinde, belki de bu yüzden ölümsüzdü. Zamanı gelmeden evvel ölmeyi reddedenlerdendi. Kendi istediği zaman gitti yeryüzünden. Ödünç aldığı tüm mavilikleri iade etmeyi unutmamıştı, her gün birini soyundu pullu, ıslak, kaygan ve kırılgan bedeninden. Kendini görmeye dayanamayan bu iştahlı yaratık aynaya her bakışında kabarırdı, sahip olduğu tüm dikenleri çıkarır, bedenini iki katına kadar şişirebilirdi. Fanusun bir o yanına bir diğer yanına koşuşturup aynada gördüğü siluetiyle kavga ederdi, gördüğü şeyin kendisi olduğunu bilmeden…
Günlerce aç kaldığı halde ölmemişti, suyunu yosunlar bağladığı halde ölmemişti. Ve inanması güç ama kavanozu devrilip iki saate yakın susuz kaldığı halde, halının üzerinde yaşamayı becermişti. Odaya girdiğimde göz ucumla hemen yanımda bir hareket hissettim. Bir ışık oyunu sanıp aldırmadım. Fakat aynı hareket daha şiddetli hissedilince o yöne dönüp baktım. Sandığın üzerinde devrilmiş bir kavanoz, ıslanmış dantel örtü ve halının üzerinde mavi, büzüşmüş bir canlı, belki de cansız… Yaklaşırken kalbim delice atıyordu, halı maviye boyanmaya başlamıştı, mavinin ve morun çizgi çizgi akışını görebiliyordum. Ona dokunmak için bu kadar zorlanacağımı düşünemezdim. Ama öylesine büzüşmüş öylesine küçülmüştü ki sanki dokunsam kurumuş bir asma yaprağı gibi tuz buz olacaktı bedeni…
Fakat göze almalıydım, başparmağım ve işaret parmağımla hafifçe dokundum sehpanın üzerindeki dantelden bile zarif bedenine. Neredeyse derimle onun derisi arasında hissedilmeyecek bir boşluk kalmıştı, kavanozun dibinde kalan suyun içine bıraktım mavi balığımı ve tekrar su doldurdum, ancak oldukça umutsuzdum.
Mavi balığım yavaş yavaş yüzgeçlerini araladı, büzüşmüş kuyruğunu bir yelpaze gibi açtı ve o kafasından daha da kocaman duran ağzıyla hayatı solumaya başladı. Bir kaç dakika sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi aşağı yukarı yüzüyor göz ucuyla da bana bakıyordu. Onunla tanıştığımız ilk günden beri tam gözlerimin içine bakardı, buna alışmıştım fakat o anki bakışı her zamankinden farklıydı.
Teşekkür etmekten çok “Ne yaptığını zannediyorsun sen?” diyor gibiydi. Oldukça şaşırmıştım fakat üzerinde durmadım. “Netice de bir balık işte, onunla mı uğraşacağım” diye düşünüp yarım kalan makarna sosumu tamamlamak üzere mutfağa yöneldim.
Bir kaç hafta sonra bu sefer balkondaki masanın üzerinde bahar havası alsın diye bıraktığım yerde bir hareket fark ettim. Mutfaktaki balkona açılan kapının cam olması işe yaramıştı
nihayet. Çünkü soğuğu da, güneşi de içeri geçirdiği için her zaman şikâyet etmişimdir o kapıdan.
Yerden bir karış kadar yükseğe zıplayabiliyordu. Bu sefer kavanozu da devrilmiş ve kırılmıştı. Küçük cam parçalarından biri gövdesine saplanmıştı, fakat bu onun yine de zıplamasına mani olmuyordu. Ne yapacağımı bilemez halde ecza dolabıma koştum, bir parça pamuğa batticon damlatıp kıymık şeklindeki cam parçasını mavi sırtından çıkarttıktan sonra pamuğu yarasına hafifçe bastırdım.
Kavanozuna yerleştirmeden evvel minik bir sağlık operasyonu yapmak zorunda kalmış ve bu oyundan gerçekten sıkılmaya başlamıştım.
Suyuna kavuşup, kırışmış pullarını açtığında her zamankinden daha iriymiş gibi geldi gözlerime. Bu sefer ne kadar süreyle kavanozun dışında susuz kaldığını kestiremiyordum doğrusu.
Öylesine delici ve meydan okuyarak bakıyordu ki bir dahaki sefere onu kurtarmamaya karar verdim. Kimbilir belki de ölmek istiyordu. İntihar ediyordu hayvancağız ve ben onun bu kararı yaşamasına müsaade etmiyordum. Doğumuna da nasıl yaşayacağına da kendisi karar verememişti ve şimdi ölmeyi bile beceremiyordu. Kesin kararımı
vermiştim, önümüzdeki hafta sonu arkadaşlarımla gideceğim göl kenarındaki pikniğimize onu da götürecektim ve gölün durgun sularına onu bırakacaktım. Böylece yaşamaya da ölmeye de karar verebileceği bir hayatı olacaktı.
Fakat hafta sonu planım çok geç bir tarihmiş meğer… Bu kararımdan iki gün sonra şehir dışında bir toplantı için arkadaşımın yanında kalmam gerekiyordu. Yıllarımı okuyarak ve çizerek geçirip grafik sanatçısı olmak için onca emek onca sınavdan sonra temizlik ürünü pazarlamacısı olmuştum.  Pazarlamacılık dünyanın en can sıkıcı mesleklerinden biridir. Bir insana kendini böyle berbat hissettirebilecek başka bir meslek daha yoktur sanıyorum. Büyük patronların daha çok kazanmaları için strateji geliştirmelerine yardımcı olmak ve bir kapı köpeği gibi önlerinde beklemek ve suratınıza kapatılacak binlerce kapıyı düşünerek yola çıkmak… Her neyse bu saçma toplantılar bitip de evime döndüğümde mavi balığımı tamamen unutmuştum. Öyle yorgundum ki hemen duş alıp uyumak istiyordum. Termosifonu açıp suyun ısınmasını beklerken minik bir sandviç hazırlayıp salona geçtim. Evet, tahmin edebileceğiniz gibi kavanoz devrilmişti. Ve her yer ıslaktı. “Hay sersem yaratık! Lanet olsun” diye bağırdım. Fakat balık ortalıklarda yoktu. Sıçrayabileceği her yere baktım. İnanılır gibi değildi, üstüne basmaktan da ürküyordum. Salonun parkelerinin üzerinde yer yer pullar parlıyordu. Parlayan pulları takip ettiğimde bir kuyruk buldum ve zar gibi bir derinin köşede buruşmuş halini görünce buz gibi serin bir ürpertiyle irkildim. Ancak balığın tamamı burada değildi. Bu olay (her ne olduysa) işe ilk gittiğim gün bile olsa bu kadar kısa sürede çürümesi imkânsızdı. Pullar düzenli bir sıra biçiminde odama kadar gidiyordu. Doğrusu endişelenmeye başlamıştım. Belki de dedim “ bir kedi geldi ve balığımı yedi, fakat pullarını mı ayıkladı?” odamın kapısını hafifçe araladığımda tahminlerimde yanılmadığımı düşündüm. Yatağımın üzerine kurulmuş gri bir yavru kedi, masmavi gözleriyle süzüyordu beni… Belki de daha önce ki kazaların sebebi de bu kediydi ve ben bencil bir şapşal gibi balığımı suçlamıştım. Oysa zavallıcık bana mesaj vermeye çalışıyordu belki de. Kedinin bakışlarında tuhaf bir yakınlık, bir tanışıklık hali vardı. Mırıldanarak yatığı yerden doğruldu, önce ön ayaklarını sonra arka ayaklarını uzatarak gerindi, kibar ağzını hafifçe aralayarak esnedi ve kollarıma sürtünüp başını elime yasladı.
Balığımın katiline dokunmak istemiyordum, ondan nefret etmem gerekirdi, fakat öyle sevimliydi ki “Belki de balığım intihar etmişti ve kedicikte onu bulup yemişti, bunda şaşılacak bir durum yok. Bilim adamları buna ekoloji diyorlar.”diye geçirdim içimden…
Kendime mani olamadım ve kediyi ürkek bir dokunuşla okşadım. Sadece kulakları ve ağzı birde patileri koyu kahverengiydi. Kafasının yan bölümlerindeki tüylerin altında bir anda elime gelen sertliklerden korktum ve irkilerek geri çekildim. Şu hepimizin bir kedide rastlayabildiği, içinden irin sızan kabuklu yaralardan olduğunu sandım. Fakat kedicik hiçte rahatsız olmuş gibi görünmüyordu, daha yakından baktığımda tüylerinin arasında bir çift solungaç görünce dondum kaldım. Başım dönmeye başladı, çalışırken o kadar çok ayakta kalıyor ve insanları ikna etmek için türlü yalanlar üretmek zorunda kalıyordum ki “ artık yorgunluktan sanrılar görüyorum” diye düşünmeye başladım. Fakat eğer gördüğünüz şey zaman içinde tüm tutarlılıkları içinde barındırarak size varlığını dayatıyorsa artık onun bir sanrı olmadığına ikna oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim; sanrı olup olmadığının bir anlamı kalmıyor.
Aradan uzun zaman geçti, bu duruma alıştım. Kimseye söz etmiyorum bu akıl almaz metamorfozdan. İnsanlar bu tür şeyleri anlamazlar, nasıl olsa Siyamın tüyleri gizliyordu sırrımızı. Sanırım hiçbir kedinin sevemeyeceği kadar suyu seviyor ve hala balık yemi yiyor. Bütün pahalı kedi mamalarını denediğim halde onu ikna edemedim. Akvaryumcudan kilolarca balık yemi alırken utanıyorum, benim bir pazarlamacı olduğumu bildikleri için şüphe dolu bakışlarının hedefi oluyorum, satıcıların tuhaf yorumlarıyla saçma sapan şakalarına maruz kalıyorum ama umurumda değil.
O günden beri benim aklımı meşgul eden asıl mesele şu;
Ben de bir gün uçurumdan atlayabilsem kanatlarım çıkar mı acaba?


http://narkizindefteri.blogspot.com