KADIN KADININ KURDUDUR
“İnsan insanın kurdudur.(homo homoni lupus) olan başlık cümlesi felsefe tarihinde Thomas Hobbes tarafından söylenmiştir. Bu sözüyle siyaset felsefesini oluşturan filozof, devlet kurmanın ve sözleşmesinin önemini ispata uğraşmıştır. Bana kalırsa pek de ispatlayamamıştır. Zira benim gibi bir anarkomemurun otorite figürü olarak devlet olgusunu insanlığın yararına görmesi pek mümkün değil zaten…
Gelelim biz başlığımızın içeriğine ve neden bunu bu şekilde kullandığıma…
8 Mart emekçi kadınlar günü dolasıyla hazırladığımız bu yazıda feminist olduğu cümle âlemce bilinen bendenizin kadın olgusunu böyle bir imgeyle ele alması oldukça ironik.
Ancak herkes şu gerçeği görmeli ki feminizm, kadın seviciliği ve erkek düşmanlığı değildir.
Bir insanın feminist olması için kadın olmasına da gerek yoktur. Her türden otorite karşıtlığı ve antihiyerarşik yapı kendiliğinden feminizm rüzgârına da kapılır bilerek ya da bilmeyerek. Çünkü “ iktidar” sahibi her yapı güçsüz olanı sömürür ve onun enerjisinden beslenir. Dünyanın her yöresinde kadın bu güçsüz sınıflamalardan sadece birisidir. Bu istatistiksel olarak da kanıtlanmış bir gerçektir. Eşcinseller, siyahlar, doğulular, işçiler, fakirler, sokak çocukları, vs… ilk ağızda akla gelen kategorilerdir.
İnsan haklarını savunmanın en doğru neticesi bizi feminizme de götürür kendiliğinden. Feminizme saldıranları, onu kadın seviciliği olarak görenleri, “feministler lezbiyenlerdir, Feministler evde kalmış kız kurularıdır, feministler çirkin dullardır.” diyenleri kendi kör bağnazlıklarına terk ediyorum. Bu yazı feminizm projesinin ikna edici bir aracı olma kaygısı taşımıyor. Her neyse, benim derdim kadının kadına olan düşmanlığını teşhis etmek ve kadının özellikle de ezilen kadının, ola ki eline bir güç bir avantaj geçtiğinde ezilmişliğinin birikimi ve öfkesiyle nasıl bir cadıya dönüştüğünün altını çizebilmek.
Hani hep deriz ya “dünyayı kadınlar yönetseydi bu hale gelmezdik.” Kadın duyarlıdır, şefkatlidir, annedir, yaratıcıdır, kutsaldır falan pişman! Evet, bu ütopya haklılığını bir gün gösterecektir belki lakin bugüne kadar en büyüğünden en küçüğüne iktidarı ele geçirmiş hiçbir kadından pek de hayır görmedik. Margaret Theatcher da Madleine Albright da, Condelliza Rice da, Tansu çiller de kadındı. Öyle değil mi? Öyle görünüyorlardı. Kadın gibi! Demek ki sadece gibiymiş. Yanlış anımsamıyorsam bizim kadından sorumlu kadın bakanlarımızdan biri de kadın değilmiş aslında... Bir seferinde basın’a kız oğlan kız olduğuna ilişkin verdiği demeç ile kutsal bakireliğini deşifre etmişti. Övünerek ve namusunun rantını yeme namussuzluğu yaparak! Maalesef.
Namusu apış arasına indirgeyen erkek egemen zihniyet bu kadının kadın vücuduna zerk edilmişti bir kere…
İşte dostlar! Kadın hakları sorununu baltalayan, bu konudaki en büyük engel, erkek egemen zihniyet tarafından ele geçirilmiş kendi öz varlığını inkâr eden köleleşmiş kadınlardır. Bu kadınlar geceleri kocalarının koynunda pazarlıkla seks yapmakta, ya da yataktaki hâkimiyetlerini kocalarını parmaklarının ucunda oynatmak için kullanmakta hiçbir sakınca görmezler.
Bu kadınlar ola ki banka müdürü, okul müdürü, polis şefi, ne bileyim ıvır zıvır müdürü olmaya görsünler, en erkekten daha erkek, en otoriter müdürden daha müdür oluverirler. Ve ilginçtir ki ezilmiş egolarını yetkileri ile tatmin etmeye girişirken üzerine basıp geçtikleri insanlar yine kadınlardır…
Herkes önce kendi cinsine ihanet eder. Çalıştığı fabrikanın sahibi ile evlenip sınıf atlayan bir işçi kız önce kendi arkadaşlarına arkasını döner. Müdürlüğe terfi eden öğretmen önce kendi öğretmen arkadaşlarına otoritesini dayatma paniğine kapılır. Yakın dostunun mahrem bir sırrını bilen kadın bu sırrın her an deşifre olabileceği korkusunu arkadaşına yaşatarak onu kendine bağımlı kılar ve sinsi bir yönetme arzusu ile en yakın arkadaşını tahakküme alır. Ola ki işler ters giderse en yakın kız arkadaşını gammazlayan da yine bir kadındır.
Modern toplumlarda bile kadının mahalle baskısı yaşıyor olmasının, dul bir kadının aile içerisinden dışlanmasının görünmeyen nedeni yine kendi hemcinsleridir. Mini etek giydiği, fazla makyaj yaptığı ve tanımsız erkeklerle dolaştığı, evine erkek aldığı dedikodularını yaygara edip altın günlerinde yedikleri kurabiyeye meze yapanlar yine kadınlardır.
Bakınız bir feminist olarak neler söylüyorum? Hangi eksende kadını tehlikeli bulduğumu özetlemek için üç şey önereceğim. Birincisi bir kitap; “kölenin mutluluğu” ikincisi bir film; “skandal” ve üçüncüsü İsveçli bir kadın şairden dize; “ kadının özgür olmadığı bir yerde erkeğin özgürlüğünden söz edemeyiz.”
Bir başkasının bedenini para karşılığı kiralamanın verdiği hazzın peşinden koşan erkek kendi ontolojik yalnızlığından bu şekilde sıyrılamayacağını da anlamalıdır. Özgür ve egemen güç gibi görünen erkek, içine girdiği çemberden çıkamayarak kadın tarafından gafil avlanmıştır. Öteki haline getirip baskı altına aldığımız her yapı bumerang misali havada uçmaktadır aslında. İşte bu gerçeği önce erkekler fark etmelidirler.
Elbette bu bir zihniyet evrimi sorunudur. Söylemlerine hayran kaldığımız ve mihenk taşları gibi duran çok ünlü filozofların bile kadın algısı bu çağdan okunduğunda trajikomiktir. Aristo’dan Platon’a, Freud’dan Sartre’a kadar birçoğu kadını eksik varlık (ki eksik etek tabiri buradan geliyor sanırım) tatminsiz ve tehlikeli bir yarık olarak görmüşlerdir…
Kısa kesmek gerek sözü vesselam, bitirelim o zaman;
Fahişeliğin kadınların seçimi sanıldığı düzende, fahişeliğin üzerinden vergi kazanan devletler çağında, marsta koloniler bile kurulsa, uygarlıktan söz etmeye kimse cüret etmemelidir…
narkizindefteri.blogspot.com/
|