BEYAZ FOK BALIĞININ RÜYASI
Beyaz bir fok balığına dönüşmüştüm rüyamda. Öyle benzersiz bir beyazlığın içinde bulmuştum ki kendimi bunun bir rüya olabileceğini de düşünmüştüm üstelik. Fakat bütün gerçeklik biçimleri gibi rüyalarda oyunu çok iyi oynar ve her biçimden saçmalığı içlerinde barındırsalar bile yine de insanın inanası gelir. Benimde öyle olmuştu işte. Bembeyaz buz kütlelerinin içinde yüzerken ve minik tepeciklerin üzerinden kayarken rüyada olup olmadığımın hiç önemi yoktu ki…
Birdenbire tıpkı benim gibi fok balığı kardeşlerim sardı dört yanımı. Başlangıçta epeyce tedirgin olsam da bıyıklarındaki buz tanelerini görür görmez bu sevimli şeylerin bana hiçbir kötülükte bulunmayacağını hissettim. Kara kara bıyıklarındaki beyazlıklar anne sütünü henüz emmiş ve gazı çıkarılmaya çalışılan bebekleri andırıyordu. Bakışları, bebeklere benzese bile önemli bir fark vardı, fakat henüz çözememiştim. Bir bebeğin masumiyetini gözbebeklerine sığdırabiliyorlardı ancak bir şeyler eksikti. Bir şeyler yanlıştı, bir şeyler vardı ya da yoktu.
Kısa sürede kaynaştık ve birlikte yüzmeye, kaymaya, uyumaya başladık. Bana alışmaları uzun sürmedi. Ne de olsa tam bir fok görünümündeydim. Kocaman bir karnım, iki metreyi geçkin bedenim, kıvrık iki yana açılan kuyruğum ve yüzgeçle kol arasında kararsız kalmış uzuvlarım öylesine mükemmeldi ki ben bile bir fok olduğuma inanmak üzereydim. Sadece uçsuz bucaksız beyazlığa alışmakta zorlanmıştım. Gözlerim kamaşıyordu ve güneş gözlüğü takabilecek bir burnumda yoktu maalesef. İşin en güzel yanı kar ve buzulun içinde hiç üşümeden ve çırılçıplak durabiliyor olmaktı. Ara sıra avladığımız minik balıkları da midemize gönderdik mi değmeyin keyfimize! Bu iri yarı fok bedenimin içinde alışamadığım başka bir duygu vardı. Garip bir biçimde hiç olmadığı kadar hüzünlü ve şefkat dolu hissediyordum kendimi. Ben bu hisleri tanımlamaya çalışırken bazı fokların yaklaşıp kuyruğumu ve karnımı ısrarlı koklamalarından tedirgin olmaya başlamıştım. Acaba insan kokusu mu alıyorlardı? Belli etmemeye çalışarak ve onları da kırmamaya özen göstererek uzaklaştım. Ancak onlar takip etmeyi sürdürdüler. Beyaz kara parçalarının arasından hızla ilerleyerek suya attım kendimi. Yüzdüm yüzdüm yüzdüm. Maviyle beyazın soğuk dansına eşlik ettim. Buz kokusuyla sarhoş oldu bedenim. Kocaman karnımın hiçbir ağırlığı kalmamıştı. Öyle hafiftim ki yüzmekle uçmak arasında bir fark olmadığını düşündüm. Takip sürmekteydi ve ben gittikçe korkmaya başlamıştım. Suyun derinliğine indikçe daha da soğuduğunu hissedebiliyordum. Yorulmaya başlamıştım ve üzerime doğru gelmekte olan iki iri yarı fok daha da yaklaşıyorlardı. Artık tamamen tükenmiştim ve nefes nefese durdum. Hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden yaklaşan foklar beni koklamaya ve bana sürtünmeye kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Nasıl olsa bu bir rüya diyerek kendimi rahatlattım ve beni sınamalarına izin verdim. Oldukça farklılardı benden. Daha irilerdi ve burunları, bıyıkları epeyce değişikti. Daha önce fark etmemiştim. Rüyaya ilk girişimde hepimiz öylesine aynıydık ki farklıları görmek zordu doğrusu. Fakat zaman geçtikçe farklılıklar belirginleşiyordu demekki. Her neyse bu ısrarcı takip nihayet son bulmuştu.
İşte bu tanışma seramonisi esnasında ortaya yayılan kokular bana oldukça tanıdık da gelmişti. Bu cilvelerden sıkıldım ve “tanışalım mı?” Diye sordum. İki foktan gözleri ve burnu en büyük olanı atıldı ve aynı ölçüde kalın bir sesle “elbette, benim adım Beyaz Bulut” dedi.
Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Kızılderili ismi gibi” dedim. Ve onu kızdırmamak için tebessüm etmekle yetindim. Sonrada kendime hayret ettim. Neler oluyordu bana? İncecikti sesim ve resmen cilveleşiyordum Beyaz Bulut’la. Bu koca burunlu balığın kapkara gözlerini üzerime diktiği an, işte o an bir dişi olduğumu anladım. Ne hissedeceğimi bilemiyordum. Aynı rüyada bu kadar değişim biraz fazla oluyor diye geçirsem de içimden yapacak bir şey yoktu. Hem nasıl olsa rüyaydı bunlar. Onlarınkine göre epeyce ince bir sesle benim adım da “…..ııı “sustum. Sahi neydi benim adım? Hemen kadınsı bir kıvraklıkla diğer erkek foka yöneldim. Senin adın ne bakalım? Beriki epeyce heyecanlandı ve sıranın kendine nihayet gelmiş olmasının haklı sevinciyle atıldı “Testere” dedi. “Beyaz Testere mi?” diye yineledim. “hayır, sadece Testere” diye vurguladı ve ona göndermediğim tebessümü fark ederek bozuldu. Beyaz Bulut, açıkladı bu ismin anlamını; “son derece sivri dişleri vardır Testerenin. Ve çok iyi bir avcıdır. Bir keresinde köpek balıklarını bile kaçırmıştı bölgemizden. Ama yaşlandı tabi” diyerek yüzgeçlerinden birini Testere’nin boynuna doladı ve gülmeye başladı. “ yaşlı kimmiş şimdi görürsün” diyerek üzerine atladı Testere, Beyaz Bulut’un. İki arkadaş yuvarlana yuvarlana az ötede ki suya devrildiler ve erkeksi guruldanmalarıyla beni yanlarına çağırdılar. Bende kırıta kırıta gittim. Aman tanrım diyordum içimden. Neler oluyor? Şu halime bak resmen kırıtıyorum, popomu sallıyorum ve bıyıklarımı titretiyorum. Kendime inanamıyordum. Yani rüyamda fok balığı olmak bile bu kadar garip gelmemişti bana. Erkek olarak kaldıktan sonra, balık ya da insan, köpek ya da ayı olmanın pek fazla önemi yoktu. Ama ya kadın olmak? Hem de kadın bir fok balığı… Uyansam mı acaba diye düşünürken suyun içinden tüm sevimlilikleriyle beni çağıran erkek arkadaşlarıma gitmek daha cazip geldi. Aman canım nasılsa uyanacağız biraz eğlenmekten bir şey olmazdı.
Yanlarına süzülerek inerken Beyaz Bulut kollarını bana dolayarak dans etmeye başladı. Testere ise kendi halinde eğleniyordu. Döndük, yüzdük, alt alta, üst üste… Çok mutluydum.
Bulutun kokusu, buzulların beyazlığı ve suyun maviliği aklımı başından almıştı. Artık kadın olduğum için yakınmaktan vazgeçip, tadını çıkarmaya başladım. Gerçekten çok keyifliydi. Beyaz Bulut koca burnunu burnuma sürtüyor, ıslak bıyıklarıyla yanaklarımı gıdıklıyordu.
Yüze yüze buzulların arasındaki bölgemizden epeyce uzaklaşmıştık. Artık nefesimiz yetmez olduğunda dışarı çıktık. Beyaz bir tepeciğin eteklerinde uzandık. İkimizde nefes nefeseydik.
Beyaz Bulut, benim tecrübesizliğim ve çekingenliğimi genç bir fok olmama bağlamıştı. Bende bozuntuya vermedim.
Giderek içimdeki insanı, içimdeki erkek insanı kaybetmeye başlıyordum. Bu bir yandan hoşuma gidiyor bir yandan da korkutuyordu. Fakat öyle mutluydum ki sevincimi korkuma üfledim ve sis dağıldı gitti…
Sonra bütün korkularımızdan arınmış olarak birleştik. Büyük Beyaz Bulut ve ben Phocaida…
Onlara böyle söylemiştim adımı.
Kendilerine fok ya da Phocaida dendiğini bilmeyen bu sevimli şeylerhiç itiraz etmeden kabul etmişlerdi adımı. Beyaz Bulut birkaç kez tekrarlamıştı üstelik. Sanki şiir okuyordu. Hâlbuki bilseydi insanların onların türüne verdikleri genel bir isim olduğunu epeyce üzülürdü. Fakat neyse ki bilmesine imkân yoktu. Benden de daha fazlasını kimse beklemesin lütfen. Zaten bir kadın fok olmanın şaşkınlığı içindeyken foklara uygun düşebilecek başka bir isim gelmemişti aklıma.
Her neyse, bundan sonra beyaz bulutla birlikte avlanmaya, yüzmeye devam ettik. Testere de ara sıra yanımıza geliyor büyük balıklarını bizimle paylaşıyor, Beyaz Bulutla şakalaşıyordu.
Bir sabah korkunç bir sesle uyandım. Acayip bir uğultu, daha önce hiç rastlamadığım rahatsız edicilikte adeta bir böğürme sesiydi bu. Biraz ötelere baktığımda bu böğüren yaratığın Beyaz Bulut olduğuna inanamadım. Öylesine irkilmiştim ki bir kenara büzüştüm.
Beyaz Bulut, böğürmesi bitince yanıma geldi ve bıyıklarıyla yanaklarımı kaşıdı. Fakat benim büzüşmüş halimi görünce o da bir anlam veremedi. “ erkek foklar geliyordu Phocaida, onlara seslendim, ne oldu korktun mu canım? Seni korumak içindi. Yaklaşmalarını istemedim. Yumuşak beyaz karıncığına başka hiçbir erkek fok dokunsun istemiyorum” diyerek ciddileşti.
Nihayet bu böğürmelerin bir kıskançlık krizi olduğunu anlayınca rahatladım.
Bir süre sonra yumuşak beyaz karnım büyümeye, günden güne şişmeye başladı. Hah! dedim bir bu eksikti! Bir erkek olarak gördüğüm rüyada önce bir balığa, sonra dişi bir fok balığına ve şimdide hamile bir fok balığına dönüştüğümü görmek…
Eh rüya bu ya fazla uzun sürmedi hamileliğim ve pamuk gibi toparlacık bembeyaz bir bebeğimiz oldu. Bu arada doğumun sadece keyfini çıkarıyor hiç acı hissetmiyordum. İçinden başka bir canlı çıkarabilmenin tuhaf burukluğu içindeydim. Bedenimden ayrıldığı anda hüzünlenmiş, acaba yeniden içme giremez mi diye düşünür olmuştum. Ben şimdi ne yapacaktım? Bu dünyaya bir sürgün daha getirmenin suçluluk duygusuyla kıvranıyordum. Beyaz Bulut olup bitene anlam vermekte zorlanıyordu. Sanırım lohusalık kaprisleri olarak görüyor pek üstelemiyordu. Henüz hamileyken hazırladığım, üzerinde sadece bir hava deliği olan beyaz çukurdan çıktığımızda bebeğimiz epeyce büyümüştü. Emzirmeye devam ediyordum ve artık Beyaz Bulut da dâhil hemen hiç bir şeyle ilgilenmiyordum. Bebeğime “Monachi” diyorduk. Bu isim de insan ömrümden karma derme çatma bilgilerimin kırıntılarından biriydi. Monachi biraz ötede diğer yavru foklarla birlikte oynadığı bir sırada içim geçmiş ve rüya görmeye başlamıştım. Evet evet, rüya içinde rüya görüyordum. Ve bu seferde rüyada olduğumun bilincindeydim. Rüyamda insan bedenime geri dönmüştüm ve sabah kahvaltısı sırasında hemen yanı başımda duran sehpadan hesap defterimi alıp bir şeyler yazmaya koyulmuştum. Kendi bedenimi hayretler içinde izlerken aniden fok bedenime geri döndüm ve tamamen yabancılaştığım bu erkek insan bana acıyarak bakmaya başladı. Bir yandan bakıyor, bir yandan da hızla bir şeyler yazıyordu. Sanki acelesi vardı, sanki ölmek üzereydi de bir an önce vasiyetini yazıyordu, sanki yaşayamadığı tüm duyguları, söyleyemediği tüm acıları sözcüklere bürüyordu. Tüm cesaretimi toparlayıp sürünerek yatağının ucuna vardım. Buz gibi burnumun ucuyla kollarına sürtündüm ve bıyıklarımla kalemine dokundum.
Yazdıklarını okumaya başladım. İlk önce itiraz edip beni uzaklaştırmaya çalıştı fakat daha sonra teslim oldu.
Okuduklarım başımı döndürüyordu… Tanrım neler oluyordu?
İlk cümle şöyle başlıyordu;
“Beyaz bir fok balığına dönüşmüştüm rüyamda. Öyle benzersiz bir beyazlığın içinde bulmuştum ki kendimi bunun bir rüya olabileceğini de düşünmüştüm üstelik. Fakat bütün gerçeklik biçimleri gibi rüyalarda oyunu çok iyi oynar ve her biçimden saçmalığı içlerinde barındırsalar bile yine de insanın inanası gelir. Benimde öyle olmuştu işte.
Kalbim hızla çırpınıyor, kürklü bedenim an be an ısınıyordu. Bir an önce bir su kütlesi bulamazsam kuruyarak ölecektim. Üstelik rüyamda!
Çaresizliğimi fark eden insan bedenim, acılı bakışlarını üzerimde gezindirirken, kulağıma eğildi ve tüylerimi hafifçe okşayarak şunları söyledi,
“Zavallı Phocaida! Artık geri dönüşün yok. Çünkü sen bir bebek dünyaya getirdin. Artık sen bir annesin. Hiçbir anne rüyalarından çıkamaz. Dünyaya bir canlı getirmenin bedelidir bu. Hadi git şimdi ve Monachi’yi bul. Emzir onu ve böylece doldur boşluğu”
Kalbim buzulların üzerine düşmüş bir parça kan pıhtısı gibi donakaldı. Aynı anda hızla bir tünelin içinden geçermiş gibi kulaklarımda vuuuvvtttttt! öten bir çınlamayla ilerledim. Gözlerimi açtığımda hiç değilse bir fok balığı olarak uyandığıma sevinmiştim. Sevincim uzun sürmedi…
Etrafta kimsecikler yoktu. Beyaz bembeyaz bir yalnızlıkla örtülmüştüm. “Beyaz Bulutttt!”
Hey! Monachiiii!
Testereeee! Nerdesiniz?
Sesim kendi üzerine katlanıyor, sözcüklerim anlamsız böğürmelere bürünüyor, kendi kulağımı bile çınlatıyordu. Gittikçe üşümeye başlıyordum. İlk defa evet ilk defa üşüyordum. Her zamankinden çok daha ağır, kesif bir koku duymaya başladım. Tıpkı bir kan pıhtısı gibi donakalan kalbim kokuyordu. Evet, bir fok kokusu ile kan kokusu karıştığında işler içinden çıkılmaz, dayanılmaz bir hal alabilirdi. Peki, ama kanayan neydi? Öyle ya az önceki benzetim sadece korkumu anlatan bir tasvirden ibaretti.
Bu sefer hem kokunun geldiği yere doğru sürünerek ilerliyor hem de çığlıklar atıyordum.Monachiiiiii!
Beyaz Buluttttt!
Az ötedeki buzulu aştığımda gördüğüm renklerin yine başka bir rüyanın parçası olduğunu düşündüm bir an ve o rahatlıkla ilerlemeye devam ettim. Yaklaştıkça kan kokusuna, çığlık çığlığa fok sesleri de karışıyordu. Nihayet yeterince yaklaştığımda beyazla örtülmüş yalnızlığımın yerini, kırmızı bir acı ve bordo bir öfke almaya başladı.
Gözlerimin önünde kardeşlerim ve yavruları katlediliyordu. Sivri uçlu sopalarla yavru fokların bedenlerine acımasızca vuran balıkçılar, bir yandan da birbirlerine taktik veriyorlar ve yanlarında getirdikleri kutulara bebek cesetlerini birer ikişer dolduruyorlardı.
Bordo öfkemi bıyıklarıma takıp, acımı gözlerime gömdüm. Az ötede Beyaz Bulut’un ve Monachi’nin kanlar içindeki parçalanmış bedenini rüyamın içinden çalıp, gerçeğin kanatlarına ekledim. İşte o an duyduğum acı, neden artık benim için bir geri dönüşün olmadığını göstermişti. Artık ne rüyaların ne de gerçeğin bir önemi kalmamıştı. Hakikatle birlikte düşlerde kana bulanmıştı nasıl olsa.
Pınar Nurhan Haziran 09 Urla
|