SEDEF KANDEMİR YAZILARI


TOPRAK GÖZLÜ KEDİ, KADIN VE GÜNEŞ

Bir deniz kıyısında oturup, payıma düşen harika manzaranın tadını çıkarmaya çalışarak - her zaman olduğu gibi- görsel bir şölene dönüşen anlarını değerlendiriyorum günbatımının. Yeryüzü serüvenimde edindiğim deneyimler sonucu “yaşanmış en mutlu anlar” diye nitelendirdiğim gökyüzü, eşsiz bir tabloya dönüşerek an be an değişimini sürdürüp, akıp geçiyor gözlerimden.
Hayranlığımın gözle görünür bir hale geldiği bu saatlerde, Güneşin giderayak renkten renge soktuğu denizi, bulutları, ilerde görünen kayalıklarda dinlenen martıları ve o kayalıkların arkasından süzülerek zamanın ucuna yetişmeye çalışan yelkenli bir teknenin nazlı nazlı ilerleyişini seyrediyorum.
Giderek etrafımdan uzaklaşan gündelik seslerin yerini, dalgaların kumları usul usul içine çekerken çıkardığı fısıltılar alıyor. 
Şaşkın ve hayranım.
Birden bacaklarımda dolaştığını hissettiğim bir şey ürpermeme neden oldu. Ne olduğunu anlamak için bakışlarımı günbatımından ayırdığımda, bir kediyle göz göze geldim.
Yüzüme bakıyor toprak rengi gözleriyle.
Görüntümün onun için hiçbir şey ifade etmediğini biliyorum. Gözlerimin içine bakması ve benim kendime has kokum onun beni tanıması için yeterli.
Bacaklarıma sürtünmesine devam ederek, kendi kokusu ile benim kokumu bütünleştirmeye çalışıyor. Bir kaç adım uzaklaşıp geri döndüğünde aramızda olası bir yabancılığın giderilmesi için gerekli bir işlem bu.
Sıradan, tekir diye tanımlanan bir kedi gibi gözükse de dikkat edildiğinde desenlerinin arasında -atalarının gelmiş geçmiş renklerini içeren- tutam tutam farklı tüycükler serpiştirildiği görülebilir. 
Çıkarlarının sırrına ermiş bilgiçliği ile gözlerime derin derin bakıyor, başını okşuyorum. Mırıltıları mutlu olduğunun bir belirtisi, giderek daha da sıklaşıyor.
Her canlı gibi özenle var olmuş, kusursuz bir bedeni olan, sağlıklı, sevecen bir kedi o.
”Toprak gözlü kedi” diye sesleniyorum ona usulca.
Kedi ile aramda giderek gelişen, sıcak duygular oluşuyor.
Bir başka canlının daha bakışlarını üzerimde hissediyorum, göz ucuyla baktığımda güzel gözlü bir kadının dikkatle bizi izlediğini gördüm ve aynı anda kedi yerinden zıplayıp kucağıma çıktı. 
Ben, dayanamayıp bir kahkaha atarken bizi izleyen güzel gözlü kadın ani bir refleksle irkildi. Kedi mutluydu, ben ona gülümsüyordum. Kadının bakışlarındaki dehşetin sebebinin ben mi, kedi mi, yoksa biz mi olduğunu düşünmüyordum o an.
Kediyi kadının şaşkın bakışları önünde sevmeye devam ettim.Güzel gözlü kadının bebekliğini tahmin etmeye çalışıp, genç annesinin ev işlerinden bezdiği bir zamanda, bebeğinin uslu durup, kendisini rahat bırakması için ona yüksek ve sert bir sesle, dört ayaklı dostlarımızın onu yiyeceğini söyleyerek, korkutmuş olabileceğini düşünmeden evvel, ondan çok daha gerideki zamanlar aklıma geldi.
Kadının ilk atalarından birisinin, o dönemin kedigillerinden birine av olduğu ihtimali yüksekti ve bu av esnasında ciddi bir uzuv kaybıyla sağ kalıp, yaşadığı dehşet anlarındaki duygularını; nefretini,  korkularını yüklendiği genlerini, son torunu olan bu güzel gözlü bayana, değerli bir miras gibi(!)   nakletmiş olabilirdi. Bakışlarındaki dehşetin ve o istemsiz irkilmenin nedenini sorsam şimdi kendisine “ Amaa çok pis hayvanlar, tüyleri de var” gibisinden bir cevap alacağımdan eminim.
Konu aslında bu da değil.
Bazı insanların kendi dışındaki bazı canlılara beslediği duygular ne garip. Neredeyse kendisine sorulup, fikri alınmadan yaratıldıkları için kızgınlar diğer canlı türlerine, böylesi bir Dünya’ya da kırgınlar sanırım.
Çoğu hayvanın ( yenmeyen türlerin) var olmasının gereksizliğine inanmış gibi davrananlar var “ Ah ben olsaydım bak nasıl yaratırdım, görürdünüz” der gibi.
Her neyse…
Kadının duyduğu tepkinin nedeni benim davranışım ve toprak gözlü kediydi; kısacası biziz.
Elinde olsa beni baştan yaratırdı ya da vazgeçerdi yaratmaktan. Keşke sevmeyi deneyebilseydi birçok şeyi sevdiği kadar toprak rengi gözleri olan bu kediyi de sevseydi. Harika bir manzaraya eşlik eden, böylesi hoş duyguları kaçırdığından haberi yok. 
Kedi, sevgi ihtiyacını giderdi bol bol ve ona verecek bir yiyeceğimin olmadığına da ikna olarak kucağımdan atladı, yanımdan uzaklaştı.
Kadın; sedefli pembe rujlu dudaklarını büzmüş, tiksintiyle bakarak, bol rimelli gözleriyle kediyi takip ediyordu. Kendisinden iyice uzaklaştığına emin olduğunda, bir başka masayı paylaşan ve aralarında koyu bir sohbete dalmış olan bayanların saç modelleri ve kıyafetleri ile ilgilenmek üzere bakışlarını çevirdi bizden. Kadınlardan biri daha gülümsüyordu uzaklaşan kediye bakıp, o esnada ufuk çizgisine yaklaşmıştı güneş.
Birden dönüp “Hey bayan!” diye seslensem güzel gözlü kadına.
“Hey bayan kullandığınız kozmetik ürünlerinde hayvan ölüsü var.”
Kesinlikle beni soğuk bir bakışla süzer ve “eee,  iyi ya gebermişler işte!” derdi eminim.
Ne işe yarar ki hayvanlar?
Ruj, krem, parfüm yapılmıyorsa onlardan, başka ne işe yararlar? 
Kürk, çanta, ayakkabı ve pahalı aksesuarlar yapılamayacaksa var olmalarının ne gereği var?
”Hah, gülerim çevre dengesine ben bu Dünya’nın” diye de ilave ederdi.
Bu kadıncağız toprağa da oturamaz şimdi; karıncalardan da korkuyordur.
Kadının geçmişini, geçmiş atalarını düşünürken, güzelim manzaranın ucuna yetişebildim.
Güneş battı. 
Kedi, güneş ve mor renkli bulutlar yitip gitti gözden. Günışığı yerini ölgün ışıklarını kırpıştıran, tek tük yıldızcıklara bıraktı.
Karanlığı ve karanlığın ortasında “Kaşıkçı Elması” gibi parlayan Mars’ı seyretme vakti yaklaşıyor.
Şimdi madenlerde boğaz tokluğuna çalışan işçilerin çalışma şartlarının zorluğunu ve uğradıkları haksızlıkları, emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşünmeye başlamadan önce dönmeliyim eve artık.
Geç olmadan. - 2007