KITLIKTAN KRİZE
1950’li yılların sonlarına doğruydu. Babamın geçici görevi nedeniyle on ay Ankara’da kalacaktık. Nedense ev sahipleri bir yıllık kira bedelini peşin istiyorlardı, babam ev bulamadı. Okullar açılmıştı, biz otel odasında kalmıştık. Nihayet Mamak sırtlarında iki göz oda buldular, sözde büyük şehre gelmiştik ama gecekondu benzeri bir evde oturacaktık. Ev sahibimiz aynı çatı altındaki diğer iki odada oturuyordu, Samanpazarında dükkânı olan bir pantolon terzisiydi. Karısı Pembe teyze çok tatlı bir insandı, vara yoğa ağlardı. Benden küçük iki oğlan bir kız çocukları vardı, kardeşimle onlarla beraber oynardık.
Kıbrıs olaylarının alevlendiği zamanlardı, savaş çıkacak lafları ortalıkta geziyordu, Otobüs duraklarında “Makarios, kefenini hazırla” yazıları, Yunanistan aleyhine mitingler gırla gidiyordu. Her şeyin kıtlığı vardı, Et-Balık Kurumunda kör karanlıkta sıraya giriyor, akşamüzeri bize sıra geldiğinde nasıl bir et kalmışsa onu alıp eve geliyorduk. Yemek pişirmek için gaz ocakları kullanılıyordu ama gaz yağı bulmak çok zordu. Bakkalın önünde geceden sıraya giriyorduk. Kardeşim küçük, babam görevli olduğu için bu iş annemle bana kalıyordu. Benim okul saatim gelinceye kadar ben bekliyordum, sonra annem sıraya giriyordu. Gaz tenekesinin üstüne oturup kitap okurdum “Pol ve Virjin”i orada okumuştum.
Şeker, peynir, yağ vs. için babam bakkala peşin para veriyor, mal gelince -ne gelirse- bize de ayırıyordu. Adeta savaş kıtlığı sürüyordu. Pembe Teyze hüngür hüngür ağlıyor, kocasına kızıyordu. “Bu kıtlıkta kim pantolon diktirir, niye fırıncı olmadın ki?” diye ciddi ciddi sitem ediyordu. Annem sık sık pişirdiğinden kapaklı sahanla onlara gönderirdi benimle, ama gönlü bol Pembe Teyze hiç boş çevirmezdi sahanımızı. Hiçbir şey yoksa yumurtalı ekmek yapar bize verirdi.
Her şeyin kıtlığı vardı ama herkese vardı. Kapalı kapılar ardında kim ne yer bilmezdik, ortada görünen bir şatafat yoktu, zor günler milletçe atlatılmaya çalışılıyordu. İşsizler çocuğuna harçlık veremez, evine ekmek götüremezken, oto galerilerinin stokları tükenmiyor, en varlıklı ailelerin çocukları bile Ramazan Bayramında dikilen elbiseyi Kurban Bayramında da giyiyordu. Babam subaydı, çevremize göre oldukça iyi durumdaydık ama okul çantalarımızı vinleksten annem dikerdi. İlk çantam Öğretmen Okulu’na giderken alındı. İnsanlar arasındaki maddi farklılıklar çok fazla olmadığı için de kıskançlıklar, hırslar, fesatlar bu günkü boyuta asla gelmiyordu.
Geçende, emeklilerin misafir edildiği bir televizyon programı izledik. İnsanın içi kıyılıyor ama bunun krizle hiç ilgisi yok, emekliler zaten on yıllardır krizdeydi, birçok emekli evinden parasızlık yüzünden çıkamıyordu. Evine misafir davet etmek için üç aylık maaşını almayı bekleyen pek çok kişi tanıyorum. Akşamüzeri pazara gidin bakalım dolaşanların çoğu emekli. Öğretmenler çalışırken bile pazarcılık yapar, pazarlamada ek kazanç sağlamaya çalışırlar. Sinemada, tiyatroda emekli göremezsiniz, bırakın tatil yapmayı, memleketine gidemeyen bir sürü arkadaşım oldu. Elbette tek maaş çalışan ve tek maaş emekli olandan söz ediyorum. Şemikler Okulunda çalışırken, okulun yakınında bir aşçı dükkânı vardı, çok güzel kuzu kapama yapardı. Eşi çalışmayan arkadaşlarıma orada görünmek ayıbımıza gider, gidip yiyemezdik, seyrek de olsa…
Kriz emeklilere bence teğet geçti, çünkü zaten onlar öbür çemberin tam merkezindeydiler. Ama en fenası ne biliyor musunuz? Oğlu-kızı işsiz kalıp anasının, babasının evine taşınan evlatlar var. Emekli ne yapsın? Kendini zor doyurduğu bir yana, kaç boğaz daha eklenecek sofraya. Ya okula giden toruna nasıl harçlık verecek?
|