RAMAZAN
Yaz günü ramazanın da tadı yok! Kabahat yaz mevsiminde mi yoksa bizim keyiflerde mi? bilmem.
Şehirden uzak bir yerde oturuyoruz… İftar saati insanların eve yetişme telaşını görmüyoruz (Sahi var mı acaba?) Ezan sesi, top patlaması duymuyoruz, fırınlarda pide kuyruklarındaki mis gibi kokulara hasretiz, sahurda davul sesi yerine, kuru bir saat sesiyle kalkıyoruz. Tansiyonlar ilaçla düşüyor, çeşit çeşit yemekler, börekler, çörekler yiyemiyoruz. Günlük yaşam devam ediyor, ne kadar istesem iftar sofrası, normal bir akşam yemeğinin ötesine geçemiyor.
Çocukluğumuzdaki, gençliğimizdeki, ramazanları tekrar yaşamak mümkün değil, dinin kötüye kullanıldığını gördükçe yobazlaşıyor muyuz ne?
Ramazanın kendisi gelmeden dilencileri geldi, adım başı “Allah rızası için…” Hem vermek istemiyor, hem de ya doğruysa gereksinimi diye, vicdanımızı nasıl susturacağımızı bilemiyoruz. Oruç tutmak, namaz kılmak, Müslümanlığın gerektirdiği ibadet kısmı ama asıl gerekli olan “Müslüman gibi yaşamak”, ramazanın da olmazsa olmazı, paylaşmak… Peki kiminle?
İftar çadırlarından gerçek ihtiyaç sahiplerinin yararlandığından emin değilim. Her akşam başka bir iftar çadırında yemek yiyip bunu övünerek anlatan ve hiçte ihtiyacı varmış gibi görünmeyen kimseler tanıdım. Evlerdeki iftar davetleri de ben sana, sen bana gösterisi içinde. Akşam saati kızgın yağ kokusunun ardından bir tas çorbanın komşu evlere, öksüzlere, yetimlere, dullara kimse görmeden iletilmesidir paylaşım. Kendi çocuklarına alırken gücü olmayan bir komşunun çocuğuna alınan bayramlıktır paylaşım. Komşu kapısına alacakaranlıkta bırakılan bir sepet odundur paylaşım…
“Nerede o eski ramazanlar” değil, “Nerede o eski insanlar” demek daha doğru değil mi?
Tatvan’da bahar havasında bir ramazan hatırladığım... Babam işten dönüyor, sigarasızlık başına vurmuş, uzanıyor. Kardeşimle benim kırmızı kadife yüzlü toplarımız var, evin önündeki taşlıkta pata pata pat oynuyoruz, annem mutfakta yemek koşturmasında, bize işaret etti; bırakın oynamayı babanız yatıyor diye. Çocukluk işte, bu sefer elden ele oynamaya devam ettik, babam kalkıp kızınca bıraktık oynamayı…
O yıllarda bize oruç tutturmazlardı, sadece Ramazanın 1, 15 ve 30 uncu günleri direkli oruç tutardık, yani öğle yemeği yerdik ama başka bir şey yemezdik, arada kazalar olurdu elbet. Oruç tutmanın en güzel yanı, sahura kalkmaktı, sıcacık börek, çörek, yumurtalı ekmek, ekmek pidesi, papara gibi şeylerden biri mutlaka olurdu. O ramazanın son günü illaki “bütün oruç” tutacağız diye zırıldandık. Annem babam da razı oldular, sahurda karnımızı iyice doyurduk ama akşama doğru hiç halimiz kalmadı, annem mutfaktayken biz kardeşimle divanda uyuya kalmışız. Babam işten gelip bizi öyle görünce, “Kalkın bakalım sıpalar, top oynayacağız” dedi. Ama bizim kolumuzu kaldıracak halimiz yoktu…
Bu gün akşamüzeri torunum balkonda pat pat top oynayınca bunları hatırladım. Tarih tekrar ediyor, yarım asır sonra da olsa…
|